Boşanma davaları söz konusu olduğunda toplumda neredeyse ezbere söylenen bir cümle vardır:
“Kadınlar her zaman kazanıyor, erkekler kaybediyor.”
Peki gerçekten öyle mi?
Bir avukat olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Boşanma hukukunda asıl kazanan ya da kaybeden cinsiyet değil, dosyanın kendisidir. Ancak bu cevap, meselenin neden bu kadar tartışmalı olduğunu tek başına açıklamaz.
Sorun, hukukun kendisinden çok, hukukun hayatla temas ettiği noktada başlıyor.
Önce kanunun ne dediğine bakalım. Türk Medeni Kanunundakadın ve erkek arasında boşanma davaları bakımından tek bir satır dahi cinsiyete dayalı ayrıcalık içermez. Boşanma sebepleri aynıdır, kusur ölçütleri aynıdır, mal paylaşımı kuralları aynıdır. Zina eden kim olursa olsun kusurludur. Şiddet uygulayan kim olursa olsun kusurludur. Evlilik birliğini temelinden sarsan davranışı kim gerçekleştirmişse, hukuki sorumluluk ona aittir. Mahkeme, dosyaya bakar; kadına ya da erkeğe değil.
Ancak uygulamada sonuçlar neden farklı görünüyor? İşte asıl soru burada karşımıza çıkıyor.
Hukuk soyuttur, hayat ise somuttur. Ne yazık ki evlilikte hayat, hâlâ çoğu zaman eşit yaşanmıyor. Türkiye’de evliliklerin önemli bir bölümünde kadın ya hiç çalışmıyor ya da düzensiz ve güvencesiz işlerde çalışıyor. Çocuk bakımının büyük kısmı kadının omuzlarında. Kariyerinden vazgeçen, iş hayatından kopan taraf çoğu zaman kadın oluyor. Boşanma gerçekleştiğinde mahkeme bu tabloyu yok sayamaz. Çünkü hukuk, yalnızca kurallarla değil, gerçek hayatla da ilgilenmek zorundadır.
Bu nedenle nafaka, velayet ve tazminat gibi başlıklarda kadın lehine kararlar daha sık görülmektedir. Bu durum, sıkça iddia edildiği gibi bir “kadın kayırmacılığı” değil; evlilik içinde oluşan ekonomik ve sosyal dengesizliğin telafi edilmesidir.
Nafaka tartışması, boşanma hukukunun en fazla tepki çeken alanıdır. “Ömür boyu nafaka” ifadesi, çoğu zaman hukuki bağlamından koparılarak kullanılır. Oysa kanunun söylediği son derece açıktır: Boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek ve kusuru daha ağır olmayan eş, nafaka talep edebilir. Bu eşin kadın ya da erkek olması arasında hiçbir fark yoktur.
Uygulamada nafaka alacaklısının çoğunlukla kadın olması, hukuki bir tercih değil; toplumsal bir sonuçtur. Yıllarca çalışmamış, mesleği olmayan, belirli bir yaştan sonra iş gücüne katılması son derece güç olan bir kişinin, yalnızca “çalışabilir” kabul edilmesi gerçekçi değildir. Mahkemeler karar verirken ideal hayat senaryolarına değil, mevcut duruma bakar.
Öte yandan çalışan, düzenli geliri olan ya da boşanmada ağır kusurlu bulunan kadın lehine nafaka bağlanmadığı çok sayıda dosya vardır. Ancak bu kararlar, kamuoyunda neredeyse hiç görünmez.
Bir diğer yaygın kanaat, velayetin otomatik olarak anneye verildiği yönündedir. Oysa kanunda böyle bir düzenleme yoktur. Velayette tek ölçüt çocuğun üstün yararıdır. Mahkeme, çocuğun bedensel, zihinsel ve duygusal gelişimini hangi ebeveynin daha sağlıklı biçimde sağlayabileceğine bakar. Küçük yaşta çocuklarda bakım sorumluluğunu fiilen üstlenen taraf çoğu zaman anne olduğu için, velayet kararları da bu yönde şekillenir. Bu, annelikten kaynaklanan bir ayrıcalık değil; fiilî bakım ilişkisinin sonucudur.
Son yıllarda babaya verilen velayet kararlarının ve ortak velayet uygulamalarının artması, yargının bu alanda daha dengeli ve çağdaş bir çizgiye yöneldiğini göstermektedir.
Mal paylaşımı ise boşanma davalarında en fazla yanlış anlaşılan konulardan biridir. “Evi ben aldım, arabayı ben ödedim” cümlesi, duruşma salonlarında sıkça duyulur. Oysa hukuk artık şunu kabul etmektedir: Evlilik bir ortaklıktır. Bir eş dışarıda çalışıp gelir elde ederken, diğer eş evin ve çocukların tüm sorumluluğunu üstlenmişse, bu da ekonomik değeri olan bir emektir. Mal paylaşımı, kadın lehine tanınmış bir imtiyaz değil; evlilik süresince verilen emeğin hukuki karşılığıdır.
Peki erkekler mağdur mu? Bazı dosyalarda evet. Kadınların mağdur olduğu dosyalar olduğu gibi, erkeklerin mağdur olduğu dosyalar da vardır. Boşanma hukukunda mağduriyetin cinsiyeti yoktur. Ancak sürecini doğru yönetemeyen, delil sunamayan, haklarını bilmeyen taraf, çoğu zaman kendini sistem tarafından haksızlığa uğramış hisseder. Bundan ötürü boşanma davalarında profesyonel destek almak ve süreci bir avukatla yürütmek son derece elzemdir. Bir başına açılan bir boşanma davasında Dimyat’a pirince giderken, eldeki bulgurdan olmak da vardır. Bu işler asla şakaya gelmeyecek kadar ciddi işler olup, maddi ve manevi olarak ciddi kayıplar vermek söz konusu olabilmektedir.
Mahkemeler, sosyal medya tepkilerine ya da toplumsal öfkeye göre değil; dosyaya giren delillere göre karar verir. Bu nedenle boşanma davalarında adalet arayışı, sloganlarla değil, hukuki bilinçle yürütülmelidir..
Sonuç olarak boşanma hukukundaki tartışmanın kaynağı, kanunların kadınları ya da erkekleri kayırması değildir. Asıl mesele, hayatın hâlâ eşit yaşanmıyor olmasıdır. Hukuk, bu eşitsizliği dengelemeye çalıştıkça, bir taraf kendini kaybeden gibi hissedebilir.
Oysa boşanma davaları bir kazanan–kaybeden yarışı değildir. Boşanma, bozulan bir hayat düzeninin hukuken yeniden kurulmasıdır. Adalet ise cinsiyette değil, denge kurabilme becerisinde gizlidir.





